diyar-ı bekir
« Önceki |
çok istedi yayınladık :D:D:D:d
piknik sefamız sabah 5 ten başlamıştı.sabah kalmıştık tutugumuz arabayla bizi almaya geldiler şans o ya d.bakırda nasıl yagmur olmaya başladı .önce gitmeyelim dedik kuzen sert cıktı gidecez dedi mecbur gittik suya falan girdik.halay cektik anlayacagınız cok eglnceliydi mangal yaptık balık yakaladık zeynel(kuzen)doktora ne olur balıga hayat öpücügü ver diye tututrdu ama doctor kuzen vermedi
neyse bizimkiler sonradan tavla oynadılar biz tekrardan suya giirdik soguk moguk idare ider
balık tutarken oltamız agaca takıldı:
ama neyse çay içtik sonra halay cekerken millet geldi katılıd bize oynadık sonra yolda giderken bizim zeynel tuturdu durun cay içelim etrafta sadece cadde var mecbur cayımızı arabada yaptık o sırada tekrar halay cektik caddede ama
gelen arabalar korna calıyolardı süper bir gündü vala resimleri yayınlayacam yakında
böyle güzel organizazyonla kuzenler ve abcamla dyarbakırdaki ceme reş piknik alanına gittik.ve günümüzz şahane gecti resimleri yayınlayacamsüperdi bunlardan bir tanesi cerez yiyen kardeşim ,yanındaki beyaz tişörtlü olanı amcam onun yanındaki halamın oglu. siyah tişörtlü teyzemin oğlu saygı deger cemal abimiz.kendisi çok güzel karnıyarık yapmaktadır .onun yanındakide doktor kuzeninm ercen oda iidir:

buda kardeşim mahmut şuanda askerdedir.burası eski cezaevinden cekmiş arka tarafta fakülte araştırma hastanesi ve havsel bahceler,i birazda dicle nehri görünmektedir 
buda kuzen amcamın oglu zeynel kendisi kuş besler güvercin en yakın dostum sayılır surlarda cekmiştim onu her hafta sonu surlardayız zaten ozaman cekmiştik

Lokman Hekim, peygamberlik mertebesine erişmiş, bütün dertlerin dermanını bilen bir hekimmiş. Herhangi bir hastalığın dermanını bilir, başını alır kırlara, dağlara çıkar dolaşırmış. O, dolaşırken,her ot, her çiçek, her nebat ona hangi derdin dermanı olduğunu söylermiş. O da buna göre, her hastalığın dermanını bulurmuş.Günün birinde Lokman Hekim ölümsüzlüğün dedermanını bulma sevdasına kapılmış, kırları dolaşa dolaşa, dağları aşa aşa, diyar diyar gezerek yolu Diyarbakır’a varmış. Urum (Urfa) Kapısı’ndan içeri girmiş, zerzavatçılar (sebzeciler) meydanına gelmiş. Orada gözü yığın yığın patlıcanlara deyince “ Hayret “ demiş. Bu patlıcanları yiyen halk, nasıl oluyorda hasta olmuyor? “ Biraz daha yürümüş, dağlar kimi (gibi) üst üste yığılı koca koca karpuzları görünce “ Ha” demiş. “Yemekten sonra bu karpuzdan bol bol yiyiyorlar, sebebi bu” diyerek, karpuzun birçok derde deva olduğuna kanaat getirmiş.
Diyarbakır Kalesi’yle Harput Kalesi aynı zamanda, iki usta kardeşin nezaretinde yapılmıştır. Diyarbakır Kalesi’nin kireci yumurta akıyla, Harput Kalesinin ki sütle karılmıştır. Bu iki kalenin baş ustaları olan iki kardeş hala sağdırlar,onlar ölümsüzlük suyundan içmişlerdir.Yanlız ara sıra uyanıp Diyarbakır Surları yıkıldımı? Harput Kalesi duruyor mu? Diye sorarlar ve cevaplarını alıp tekrar uykuya dalarlar. Çünki bu iki kalenin yıkılması kıyametin kopacağına işarettir.
Diyarbakır kale kapılarının dördünün de Dersim’deki kilise kapıları olduğu ve buradan sökülerek getirildiği rivayeti Diyarbakır’da da Dersimde’de yaygındır.
Her insanın bir şeytanı olduğu gibi, her şehrin de bir şeytanı vardır. Yanlız Diyarbakır şehrinin yoktur. Vaktiyle şeytan, Diyarbakır şehrinin altını üstüne getirmek , halkın rahat ve huzurunu bozmak için, ortalığı karıştırmaya başlamış.Şehir halkı iki eşraf ailesinin etrafına toplanarak birbirlerine girmişler. Hergün döğüş,kavga, talan halk bundan bizar olmuş. Diyarbakır etrafı evliyalar, nebiler, sahabilerle dolu kutsal bir şehirdir. Şehrin bu perişan haline acıyan evliyalardan biri şeytanı yakalamış bir demir parçası haline sokarak İçkale Kapı’sının sol üst tarfına zincirlemiş. Böylece şehir, yeniden huzur ve rahata kavuşmuş, şeytansız tek şehir olmuş.
Şeytanı sembolize eden bu demir parçası bugün de içkale Kapısı’nın sol üst yanında zincirle duvara tespit edilmiş vaziyette duruyor.Bundan 15-20 sene evveline kadar İçkale’ye giren herkes bu şekle tükürür ve “ Şeytana lanet olsun “ diyerek kapıdan içeri girerdi.
Vaktiyle Karacadağ’ın tepesinde dağ kada büyük, kara ejderha varmış. Ağzından saçılan nefesi bir alev gibi her tarafı yakarmış. Günün birinde gökten çok kalın bir zincirin şakırtılar çıkararak dağa sarkıtıldığı ve ejderhanın boynundan zincirlenip güklere çektirildiği görülmüş. Halk ancak bundan sonra rahata kavuşmuş. Dağın, taşlarının hala kara oluşu bundandır. Buralar ejderhanın nefesiyle yanan yerlerdir.
Bu efsaneyi anlatan o bölge köylüleri dedelerinin bu ejderhayı göğe çeken zincirin şakırtılarını ve ejderhanınbir gök gürlemesini andıran sesini duyduklarını ısrarla söyler ve buna inanırlar.